“… Ya da kıyıcı adamların her zamanki hali bu; cinayet işleyenler, kurbanları ile birlikte kendi huzurlarını da öldürürler”Yukarıda demiştim… Ününü, kazancını sonuna kadar hak ediyor diye. Kesinlikle evet. Zira Ahmet Ümit, malzemesi kelimeler ve cümleler olan bir büyücü. Allah için kitabın her yeni sayfasını tarif edilemez bir merakla, içinizde ilerideki sayfalarda güzel bir kitap okumaya başlayacağınız umuduyla çeviriyorsunuz. “Evet inanıyorum ki bu sayfada bir şeyler olacak… Artık bir şeyler olmalı… Kesin bu sayfada artık bir şeyler anlatmaya başlayacak…” diye geçiyor aklınızdan. Ama kitap bittiğinde “eee, hani polisiye nerde” diyerek elinizde 412 sayfalık bir kağıt kütlesi ile kalakalıyorsunuz. Asıl konumuzla alakasız, gereksiz, olmasa da olur o kadar çok anlatım var ki 36. sayfada bıraktığım ayracın yerini şaşırınca okumaya 226. sayfadan devam ettiğimi, neden sonra “ben iki günde 200 sayfayı nasıl okudum ki” diye düşünmeye başlayınca fark ettim, varın gerisini siz düşünün.
Evet gerçekten, akıcı, hızlı okunan, insanı yormayan bir anlatımı var. Ama kendini Türkiye’nin önde gelen polisiye romancılarından biri diye lanse ediyorsan Beyoğlu’nun meyhanelerini, meze tariflerini bildiğin kadar adliye, ceza hukuku adına bir kaç satır bir şey bilmek gerek bence. Mesela savcının tutuklama talebini ağır ceza hakimi (kaldı ki ağır ceza heyeti o) değil, sulh ceza hakimi (kitap yazıldıktan sonraki hali ile sorgu hakimliği) değerlendirir.Savcı demişken, savcının birine “sayın savcım” yerine “Oğuz bey” diye hitap eden komseri sürerler aga… Hem sürerler, hem yerde sürüklerler. Değil Beyoğlu’nda cinayet soruşturmak, gebeş bi kasaba ekip otosu bile yıkayamaz hale getirirler. Gerçi İstanbul Hatırası’nı okurken akademik seviyedeki tarih bilgisine hayran kaldığım Komser Nevzat’ın bir de çatır çatır yunan alfabesini de bildiğini görünce, sürülürse istifa edip rahatlıkla rehberlik de yapabileceğini düşünmedim değil. Ne bileyim belki de savcıyla bu yüzden bu kadar rahat konuşuyordur.

En çok eleştiri alan, Gezi Olaylarına değinilmesini, anlatım açısından başarılı, kurgu açısından gereksiz bulurken, ecnebilerin cameo dediği, yazarın/yönetmenin eserinde kendisine rol verereki kendini Nevzat’ın komşusu olarak anlattığı kısımlar çok itici geldi. Ahmet Ümit’in Komser Nevzat’ın reklamına hiç ihtiyacı yok kaldı ki.
Kitabın benim açımdam en işe yarar kısmı bu kitapla birlikte eşimin “daha da Ahmet Ümit okumam” demesi. Evdeki stoklardan başka (gerçi daha 8-10 tane var) Ahmet Ümit kitabı okumayacağım. Bu nedenle bu kitabın kalbimde ayrı bir yeri olacak. Ancak Nevzat’ın karısı ve kızının katilini bulduğu, Nevzat’a jübile yaptırdığı bir kitap yazarsa perhizi bozabilirim, bu da böyle biline.
Everest yayınlarından çıkan kitap, bu sefer klasik Ahmet Ümit kapaklarından farklı bir tasarımla çıkmış. Oldukça başarılı, çok güzel ama diğer yerli yazarlarda görmediğim ve gerçekten çok beğendiğim bir durumdu; Doğan Kitabın turuncu siyah, Everest’in turuncu beyaz tasarımı. Adeta yazarın imzası gibi daha yazarın adını, kitabın ismini görmeden “bu Ahmet Ümit kitabı” diyebiliyordunuz. Neyse, yolda, plajda, herhangi bir zincir restoranda Ahmet Ümit okuru olarak rahatlıkla hava atabileceğiniz, sadece iki üç sayfayı okuyarak soranlara karşı vaziyeti idare edebileceğiniz bir kitap.